Cumartesi




eski evimiz. odamdan. bilmiyorum kaç yılı. başka bir dünya gibi uzaklarda kaldı artık. ben de bu ev de. 
marguerite duras' ı, bachmann' ı, nilgün' ü çok sevdiğim yıllardan.
artık hiçbir yazarı, şairi o yıllardaki gibi sevemiyorum.
hiçbir şiiri benimmiş gibi okuyamıyorum.
içime basamıyorum.
o yıllar... başkaydı işte.
baba. keşke bize güven duymanın nasıl bir şey olduğunu öğretseydin. biz bize mutlu olabilmeyi, kendimize yetebilmeyi.
sana da üzülüyorum baba. içimde öyle çok şey var ki çözemediğim. kendim olamadığım.
düzeltiyorum baba. dingin, sevgi dolu, mutlu görünüyorsun dışardan ama asla öyle değilsin. hep dışardan. en çok kendine karşı sevecen olmayı öğretselerdi baba sana. belki annem ve ben daha mutlu bir kadın olurduk o zaman.

annem...

Cumartesi



öğle ile ikindi arasında kalan bir zamanın sıkılganlığı içinde full moon dinliyorum sandy'den. 
ah ne sıkılırdım geleceğimi beklerken o evde, evimizde... bu şarkı bana ne çok şeyi hatırlatıyor. akşamları daha huzurlu edebilseydik keşke.
mutluluğumuza sahip çıkamadık babamla, kardeşlerle. uzaktayken, ulaşamazken anlıyor insan.
şimdi hasrete, gurbete, dillendirilmeyen gözyaşlarına sahip çıkmak zorundayız. yine de mutluyum. haftalar sonra daha da mutlu ve anne olacağım.
yeni kitaplara başlayasım var nasıl da. hala aynı vakitsizlik. aslında çok vaktim var yönetmek mesele.
yeni bir dergide öyküm yayınlandı. sevinçliyim ama eskisi gibi değil sanırım. kelimelerim bitti; bitiyor. okuyup taşmam, yazmam, çırpınmam lazım belki de.
onun dışındaki şeyler neden anlamsız geliyor bilmiyorum.
o. sadece.




Perşembe




ne zaman not ettim bunları, nerde şimdi bu defter, ben nerdeyim, değişti mi bir şeyler yoksa daha mı derinlere indi çocukluğum, gençliğim, ömrüm.

ah be zeynep. ah canım...

bugün parkta vera kızım ile güneşlendik. güneş geldi uzun zaman sonra. çimenlere bastık. yürüyüş yaptık, kütüphaneye gidip çeviri yaptık birazcık. güneş çok güzeldi.

çok dolduğumu hissediyorum yine öykü yazmak konusunda. derinleşmekten korkuyorum bir yandan da. tam bunları düşünürken lana del rey' den beautiful people beautiful problem çalıyor. yazmalıyım. çünkü ancak yazarken kendimi ve annemi insanlardan kurtarıyorum.

mutfakta misafirlerden kalma kahveli fincanlar, ben ve dağınıklık. bizim gibiler içlerinde hiçbir şey saklayamazlar.
yarın steve' in yanına gideceğiz ders için. bana kendimi iyi hissettiriyor steve ve orası.

bir de canım kızım... seni kollarımın arasına alıp hayallere, şarkılara, dünyaya dalmak için sabırsızlanıyorum. sen öyle kıymetlisin ki. kuşum.





Çarşamba



kolumu kaldıracak halim de yok isteğim de.
ama kitaplar okumam lazım.
ingilizce çalışmam lazım.
bir buğunun içinden izliyorum sanki tüm hayatımı.
o gelsin de kalksın buğu.
bir an bile boş kalmayayım.
yürüyüşler yapıyoruz her gün.
ev dağınık. kendim de. toplayamıyoruz.
ama hiçbiri önemli değil. o gelsin de bir.
yaz dizilerini özlemişim. akşam afili aşk' a baktım.
inadına aşk' a geri döndüm bir de. o yıllara. kardeşlerim, annem, babam, her şey yanımdaymış gibi hissettiriyor yeniden izlemek. 
ingilizce proust, shakespeare, edebiyat söyleşileri buldum. onları dinleyeceğim gelişsin diye dilim.
carl' ın devamsızlığı bunalttı beni. iki kere gidip döndüm kurstan. bir hafta kaldı bitmesine. daha gitmeyeceğim zaten. tuhaf geçti koca dönem.
yaz gelmedi londra' ya. bulutlu, dağınık bir hava. bu da çok bunaltıyor.
niye yazdım bunları bilmiyorum. insansızlıktan belki.
ama gözlerim dolmuyor bu insansızlık kelimesinden, eskisi gibi.





çok canım sıkılıyor çok.
hiçbir şey hafifletmiyor.
yaz da gelmedi.
belki güzel şeyler olur kurtulurum içimden diyorum ama yok.





" Yorgunum, gideyim mi anne? "



Pazartesi






rüyamda kütüphanedeydim. onu gördüm. beni çağırdı. yanımda başkası vardı. kararsızdım. sonra birden kendimi yanında buldum. önce toplantı, sonra gösteri gibi bir şey vardı karşımızda. sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. 
karşımızdaki gösteride kemanlarla sürsün bahar çalıyordu. ona dedim ki " sen bu şarkıyı biliyor musun? " 
" hayır. " dedi. 
ben sana hepsini dinletirdim diye geçirdim içimden.
" telefonunu verir misin, göstereyim şarkıyı. " diye ekledim çocukça. sevinçle.
verdi.
şarkıyı gösterdim.
uyandım...







Pazar

'o buğuyu kaldırmak elimde değil. Allah böyle istedi.'



bu fotoğrafın yılını hatırlamıyorum hiç ama öyle somut yıllardı ki. anneannemle dedem yaşıyordu. her yaz onlara gitmeye çalışıyordum. tıpkı çocukluğumdaki gibi. annem yanımda yokken anneannem büyütmüştü beni. hüznüm dağılsın diye sabahları kına yakardı ellerime. oyun oynamam, çocukluğumu yaşamam gereken saatlerde uyuyan anneanneme eşlik etmeye çalışırdım yatağında. arabalar geçerdi, oynaşırdı pencerede gölgeler. hep yarın diye beklerdim annemi babamı kardeşimi. şimdi geriye dönüp bakınca annemin yükünü, yalnızlığını, cehennemini en içimde hissediyorum. yanımda olsaydı keşke. 
bu kitap yeni çıkmıştı. kapağına aşık olmuştum. demiştim ya anneannemler yaşıyordu. hiçbir şey şimdiki kadar büyük, sıkıntılı ve yalnız değildi belki de ama ben gene öyle sanıyordum. gençlik. aptallık. anneannemin çardağında sevdiğim kitapları okuyordum. ona çorbalar yapıyordum. çok severdi çorbalarımı. sonra oturur dertleşirdi benimle. ben ona içimi açamazdım kimseye açamadığım gibi. annemin gençliğini, kısmetlerini, seçimlerini anlatmıştı bana. hiçbir şey bitmeyecek gibi gelirdi anneanne bana. bir fotoğraf olarak kaldı sadece bu fotoğraf.
artık orası yok. o ev, evler yok. sadece gurbet var. sezai karakoç' un leylayı götürüp londra' nın ortasına bırakması var artık. kalbimi eğitmek kalıyor bana da kala kala. 


inci dakikam. daha tanımadan, hiç dokunmadan.