Pazartesi






rüyamda kütüphanedeydim. onu gördüm. beni çağırdı. yanımda başkası vardı. kararsızdım. sonra birden kendimi yanında buldum. önce toplantı, sonra gösteri gibi bir şey vardı karşımızda. sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. 
karşımızdaki gösteride kemanlarla sürsün bahar çalıyordu. ona dedim ki " sen bu şarkıyı biliyor musun? " 
" hayır. " dedi. 
ben sana hepsini dinletirdim diye geçirdim içimden.
" telefonunu verir misin, göstereyim şarkıyı. " diye ekledim çocukça. sevinçle.
verdi.
şarkıyı gösterdim.
uyandım...







Pazar

'o buğuyu kaldırmak elimde değil. Allah böyle istedi.'



bu fotoğrafın yılını hatırlamıyorum hiç ama öyle somut yıllardı ki. anneannemle dedem yaşıyordu. her yaz onlara gitmeye çalışıyordum. tıpkı çocukluğumdaki gibi. annem yanımda yokken anneannem büyütmüştü beni. hüznüm dağılsın diye sabahları kına yakardı ellerime. oyun oynamam, çocukluğumu yaşamam gereken saatlerde uyuyan anneanneme eşlik etmeye çalışırdım yatağında. arabalar geçerdi, oynaşırdı pencerede gölgeler. hep yarın diye beklerdim annemi babamı kardeşimi. şimdi geriye dönüp bakınca annemin yükünü, yalnızlığını, cehennemini en içimde hissediyorum. yanımda olsaydı keşke. 
bu kitap yeni çıkmıştı. kapağına aşık olmuştum. demiştim ya anneannemler yaşıyordu. hiçbir şey şimdiki kadar büyük, sıkıntılı ve yalnız değildi belki de ama ben gene öyle sanıyordum. gençlik. aptallık. anneannemin çardağında sevdiğim kitapları okuyordum. ona çorbalar yapıyordum. çok severdi çorbalarımı. sonra oturur dertleşirdi benimle. ben ona içimi açamazdım kimseye açamadığım gibi. annemin gençliğini, kısmetlerini, seçimlerini anlatmıştı bana. hiçbir şey bitmeyecek gibi gelirdi anneanne bana. bir fotoğraf olarak kaldı sadece bu fotoğraf.
artık orası yok. o ev, evler yok. sadece gurbet var. sezai karakoç' un leylayı götürüp londra' nın ortasına bırakması var artık. kalbimi eğitmek kalıyor bana da kala kala. 


Salı




"çiçekli ince elbiselerle
kafamda hasır üçgen bir şapkayla
sulak pirinç tarlalarında
senle yan yana dolaşamayacağımızı
bilmek ne kötü..."

Cuma

https://www.youtube.com/watch?v=Wq7p21S6XLM



senin için canım yanıyor kardeşim. o konu kapatmadan iç rahatlığıyla konuşamayacağım sanırım seninle. en kötüsü de soyut şeylerden konuşamamamız. keşke oradayken sana bütün kelimeleri, her şeyi öğretseydim ama sen buna izin vermedin. asla vermezdin. uzaklar daha masum yapıyor ve benim içim yanıyor seninle iç rahatlığıyla konuşamadığım için. 
babamı da affedemiyorum ki. o korkaklara, o tuhaflara nasıl da öfkesini gösteremedi... hala öfke doluyum. ben ki netliği en çok severim. sürüncemede kalmış şeyler hep düşmanım oldu. insan zorlamalı kendisini. insan kayıp gitmemeli kendi ellerinin arasından. baba, keşke bu kadar şefkatli ve çocuk gibi olmasaydın. 
üzülmek istemiyorum. benim dışımda biri var çünkü içimde, kalbimde. onu korumak, onunla her şeyi affetmek istiyorum. kendi çocukluğumu bile.

kurstaki notları temize çekip ruhuma iyi gelen filmleri izlemek istiyorum. gurbet ve uzaklık kış gibi donmuş ve ben parçalamak istiyorum bu durgunluğu. eğilip öpmek istiyorum yavaş yavaş geride kalan gençliğimden ve kalbimden. her şeyin sorumlusu ve suçlusu ben olamam, kendime eskiden olduğu kadar kolay şans vermek ve susmak istiyorum. 




Cumartesi

Cuma

sevgili yeşim.





Gönderdiğin şarkıyı dinliyorum dün geceden beri. Until We Bleed gibi, içimden ağaçları söküyor. O şarkıyı da seninle bulmuştum. Defalarca. Geceyi. Sessizliği. Usul kıyametleri. Aşkı söküyor.



Ben aşka ve şiire senin kadar yakışan bir kadın görmedim.



İyi ki varsın; oradasın.


" Yorgunum, gideyim mi anne? " anılar, yapraklar, mektuplar