Cuma

sevgili yeşim.





Gönderdiğin şarkıyı dinliyorum dün geceden beri. Until We Bleed gibi, içimden ağaçları söküyor. O şarkıyı da seninle bulmuştum. Defalarca. Geceyi. Sessizliği. Usul kıyametleri. Aşkı söküyor.



Ben aşka ve şiire senin kadar yakışan bir kadın görmedim.



İyi ki varsın; oradasın.


Çarşamba



" İnsanın içinde taşıdığı yorgunluktan, sessizlikten, yalnızlıktan, yavaşlıktan şikayet eden bir varlık gibi. "

Hugo Barriol - On the Road





bir çarşamba akşamı yalnızlığı. okunmayan şiirlerle, yazılmayan öykülerle, sürekli geçmiş günlere giden bir kafa ile. on the road. çok sevdim. üçüncü dinlemedeyim.

ilişki durumu karışık' taki ayşegül' ü izleye izleye geçiriyorum günleri.

her şeye rağmen güzel zamanlarmış şimdi bakınca. hem de ne gençlik.

yıllar geçecek, şu yaşadığımız zamanı özleyeceğim belki de. ne çok isterim özlemeyi.




Perşembe



" Tükenen ateşin köşesinde hayallere dalıyor, gece kandilinin titreyerek yandığı ve bu saf nefeslerin çıktığı oda ile birlikte bu baba evini şimdiden yarısını bitirdiğim o büyük yol üzerinde ıssız bir han olarak tasavvur ediyorum. " 



Çarşamba



" yani sanki hiçbir şey eski değil artık. yeni. ama ben kimse değilim. kötülük yok, iyilik de.
yani çok karmaşık bir teselli içinde günü sağ salim bitirebileceğimiz vehminin tesellisi içindeyiz.
çünkü bu takside son hızla götürülen şu suskun kadın ben olamam artık. olamam ilhan bey.
hakkım yok.
burası kimsenin yavaş dönemeyeceği, temkinli olmanın bir sözcükten ibaret kaldığı o dönemeç. korkak. korkmayacak tek insan gösterin bana. bu yerde talan edilmiş, yağmalanmış pırıl pırıl binbir suskunluk var. duyulur duyulmaz belki de hayatı azıcık uzatmak ümidiyle bastırılmış tek ses çığlıklar. korkunç... mu dersiniz? belki de yararlıdır.
nasıl bakacağım yüzüme, bu kadar tükenmiş böylesine buruşmuş yaşlanmış şu yüzümle? "


Hür Yumer

Pazartesi

foto: berthe morisot



   yeni bir yaşam istiyorum kendimden. son günlerde daha da iyi anladım bunu.
ruhum ve gençliğim en diplerde. keşke bu kadar düşünmeseydim. belki de keşke bu kadar uzakta... olmasaydım. ama hayır, ağlama. kocaman harflerle yazmıştın o yaktığın defterlerine. bir gün çok uzaklara gideceğini. şiirden yapılmış bir adamı çok özlediğini.

kendimi insanların arasına saklamaktan, kendim olamamaktan çok yoruldum. gün içinde birileriyle dilediğim gibi şiir, edebiyat, felsefe, film konuşamamaktan çok yoruldum. insanların bana çocukluğumdan beri güven vermemesinden, onlara güvenememekten çok yoruldum.

anneannemi çok özlüyorum.
ağlayamamıştım cenazesinde.
o, beni öyle teselli etmişti ki... ağlayamamıştım. ama dedemin iki ay önceki ölümünde. ikisini birden ağlamıştım sanki. anneannemin, dedemin tabutu başındaki yüzü. 

ben hala oyun çağında anneannemin gecesinde uyuyan küçücük bir kızım. çocukken biraz ihtiyarlayan. annesi babası ankara' da. küçükken annemle babama çok küserdim beni bırakıp gittikleri için (kısa bir süreydi ama benim için ne kadar uzun) ama şimdi annemi gözyaşlarıyla anlıyorum. annem oğlunun tedavisi için el evlerinde. ruhu soyuluyor. dişlerini sıkıyor. babam intiharı düşünüyor. babam uzak. herkesten. kabullenemiyor. 
anne, ben seni anladım. anne olmadan anladım hem. annem seni çok özledim. bir gün anne olursam... ölürüm gibime geliyor. herkes anne oluyor. bana da hep soruyorlar. ben kimseye soramam...

yine doldu gözlerim. çok hüzünleniyorum ben burda. 

Çarşamba



jehan' dan neden' i açtım dinliyorum.
fotoğraflara bakıp bakıp eskittiğim gençliğimi ve kalbimi topluyorum eski günlerden.
o yalanlara hala inanabilir miydim bilmiyorum.
kalbime bakınca. hala çok yorgun.


"I was the ocean
you wanted rivers
I was the moon
you chased the stars"  



Perşembe




" Yalnızca ressam, acaba seni gördü mü bilmek isterdim. Diyelim usta bir ressamdı. Diyelim resmi bitiremeden senin ölebileceğini düşünmüyor, duyarlığını işe karıştırmıyor çalışıyordu yalnızca.
Diyelim, senin kestane renginde gözlerinin birbirinden farklı oluşu, onu hayran etmiş; kımıldamayan gözün için bir an olsun utanç duymamış, masaya belki bir parça bastırılmış elinin yanına hiçbir şey koymamak inceliğini göstermişti. "

Çarşamba



" onun için elinde çam dalı
tutan bir gelin olmak istedim. "


lale müldür - y faktörü





" Dünyanın bir yerinde ıssız, kapalı kır evlerinden birinde oturabilseydim, ben de böyle bir şair olacaktım, diye düşünmek. Yalnızca bir odacık isterdim (çatı arasındaki aydınlık odayı). Orada eski eşyalarımla, aile resimleri ve kitaplarla yaşardım. Bir de koltuğum olurdu ve çiçekler, köpekler ve taşlı yollar için bir de kalın bir baston. Başka hiçbir şey. Yalnızca fildişi renginde, sarımtırak deri ciltli, ilk sayfasında çiçekli eski bir resim bulunan bir defter: Bu deftere yazardım. Çok şey yazardım; çünkü aklıma çok şeyler gelirdi ve pek çoklarına ait anılarım olurdu.
Ama Tanrı bilir niçin, böyle olmadı. Eski mobilyalarım, koymama izin verdikleri bir samanlıkta çürüyor; benimse ah ey Tanrım, benimse üzerimde çatı yok ve yağmur gözlerimin içine yağıyor. "

Rilke - Malte Laudris Brigge' nin Notları

Perşembe


" Eski bir aile dostu...
Yıllar sonra bir suçlu gibi eve gelmişti.
Kapıyı ben açtım. Bizim eve böyle girilirdi.
Sanki bir zorunluluk çemberinin bize rağmen karnını deşerek.
Görünmeyen irili ufaklı varlıkları, kimseyi, aslında sevmediğimiz,
nereye koyacağımızı bir türlü bilemediğimiz ayaklarına takıldığımız eşyalarımızı,
hiçbir şeyi  ürkütmeyerek.
Gelenin girebilir miyim diye sorması gerekirdi. O kadar şaşırırdık ki!
Dünya çok kötüydü. Ne kadar kötüydü anlatamam dünya, o zaman... bir zindan. "

Hür Yumer




Perşembe

Kalben - Sadece




melek'le sarı odamda divana uzanarak lambayı kapatmıştık. sadece çalıyordu. melek ağlamaya başlamıştı. sonra ben de. perdeleri almıştık evim için.

onu yeniden gurbete yollamıştım.

ilçemde deniz vardı.

kulaklıklar kulağımda.

eskiyen her şeyin üstünü kalın çizgilerle, sonsuz çizgilerle karalamıştım.

iyi ki gitmişim.

herkes gitti çünkü.

ama melek' in gözyaşlarına dokunamamak.

biri beni üzse, abla bir daha nerde göreceksin, derdi. yarı hüzünlü yarı gülümser bakardık birbirimize.

salıncaklarda kahkahalarımız.

pasta ısmarlayışlarımız.

melek beni üzenleri göremiyorum artık.





berkant' la kalben' in ayrılmasına hala çok üzülüyorum.

Pazartesi


" Tecrübelerimle şu yargıya vardım ki, başkalarıyla benim aramda korkunç bir uçurum var.
Anladım, elden geldiğince susmam gerek, elden geldiğince düşüncelerimi kendime saklamalıyım.
 Ve şimdi yazmaya karar vermişsem bunun tek nedeni kendimi gölgeme tanıtmak isteğidir. "

Pazar


" dünyaya inanmış bir yüzü üzgün üzgün anlattım sana
dedim belki de bir yere üzgün üzgün bakmaktır dünya. "


Cuma


yazmadığım o öykünün başlığı geldi aklıma. burda saat 2.35.
sen şimdi ne güzel.
bugün yoğun bir gündü.
onun mutfakta yemek yaptığı vakitleri, akşamları kaldıramıyorum ilk kez ağladım. defalarca mutfağı temizledim. oysa o bana yardımcı olmak istiyor. yorulmamamı istiyor. dizlerim. en çok dizlerim ağrıyor.
paul' un makaronları geldi.
herkes uzakta. herkes. ailem bile.
demek ki her şey herkesten saklanabilir.
yarın, bunları hatırlamasam.
ama öyle doluyorum ki.
günlerce tek bir cümle yazamadım.
oysa sadece yazarak öpeceğim yokluğumu.



Nil İpek - Belki Alışman Lazım






Cumartesi



Bugün doğum günü partisine giderken otobüste s. ile karşılaştım.
onun varlığına alıştım, sık sık bir araya gelemeyecek olsak da.
aynı yaşta olduğumuzu öğrenince mutlu oldum.
ilk ikimiz ayrıldık partiden sonra. her yerde bir yalnızlığım var.
yağmurda ağaçları kokladım.
ayrıldık, yollarımıza devam ettik.
otobüste rilke' nin malte breuer brigge' ini açtım e kitaplardan. derine gömülmüş çocukluk, dedi anılar dedi rilke. bir kez daha anılar. anılarımın artık kurgu olduğunu düşünüyorum. gerçek hayatta hiç yaşamamış olduğum uzun sancılı kurguların içinde kaldım. yıllarca. gerçek bile değildiler. ama ben...
sonra durakta indim. londra bugün yağmurluydu. durağa inince bir müzik sesi geldi, gülümsedim. hafif yağan yağmurda turuncu çoraplı genç bir adam dans ediyordu. nostaljik, hareketli bir parçaydı. etrafta yağmurdan dolayı onu izleyen hiç kimse olmasa da dansına devam ediyordu. burayı bir kez daha sevdim. gülümsedim.




Cuma

Çarşamba

Perşembe

Jehan Barbur - Güzel Adam







saçlarımla yıkarım yüzünü

rüzgar gelip beni almadan

dağlara sorsam söyler mi gerçeği

uzaklar duyar mı sesimi? 

Pazar

çok yalnızım anne.



" Üç cümle yazabilmek için üç sokak gezmek gerekmiyor. 
Ama bir iki sokakta tökezlemek kesinlikle gerekiyor.
Hele sokaklar, yarattığınız, kendi sokaklarınızsa. "



Pazartesi

pessoa.



" yazarken, ölmüş çocuğunu kollarında sallayan deli bir kadın gibi kendimi sallıyorum. "


bilinmeyen bir kadının mektubu.




" elinin değdiği kapı tokmağını öptüm, dairene girmezden önce fırlatıp attığın bir puro izmaritini çaldım ve onu dudakların değmiş olduğu için artık kutsal bir nesne saydım. akşamları belki yüz kez bir bahane icat ederek odalarından hangisinde ışık yandığını görmek, böylece de senin varlığını, o görünmeyen varlığını daha bir bilerek hissetmek için aşağıya, sokağa koşardım. "

Perşembe

edip.



dizlerinde kalırsın bir akşam vakti
soluklarına uğrarsın,
kısılmış gözlerine
geçersin geçersin geçersin
gökteki tek yıldızdan üşüyerek 

Cuma

hür...





Arınmış kimseyi bulamayacağını bilerek yaşa.
Elimizden kayıp gidenleri düşün. Hayat budur.
Gönlünü ferah tut. Herkes kadar sen de örselenmişsindir ama örselenme ölçüsünde sevemezsin. Tanrı değiliz. Kimseye ait olmayan hortlak bir sevginin o gözü dönmüş şatafatı yok bizde; bir mucizenin dölü değiliz; pişmanlık yok diyorsun belki de çok iyi gizlenmiş acıların, korkunç bir iç patlamanın dölüsün, nereden biliyorsun?
Bak, kendini ne kadar anlamsız bir yoklukla yüceltmişsin, ne kadar özensiz, ne kadar aylak, ne kadar hain, ne kadar saf, ne kadar güzelsin.



hiçbir aşk hiçbir ölüm




Annesinin uzaklara gideceğini ve geri gelmeyeceğini söylüyor.
Uzaklara kocaman gemilerle mi, kara trenlerle mi gidiliyor baba? Biz de gidelim öyleyse, biz neden gitmiyoruz?
Uzaklardan bakıyor babasının gözleri, çok uzaklardan. Onun söylediklerine inanmıyor Halise. 
Uzakları düşünüyor. Uzaklar neresi, diye düşünüyor. Günlerce, aylarca düşünüyor bunu ve dönmüyor annesi.
Onun kokusunu özlüyor, gizlice yatağının içine giriyor uyumak için ama kokusu da yok artık, o da uçmuş.


Perşembe

londra, mart ve kar.


Uzun zaman sonra ilk kez bu kadar çok kar yağmış Londra' ya.
Bense burada birinci yılıma girmişim her ne kadar öyle hissedemesem de. Kar kendisini burada sevdirdi bana. Çok şeyden uzak.
Ait olduğum insanın yanında.
Dün gece pencereyi açtım. Karı izledim. Sessizce kıvrılan sokağı ve sokak lambalarını.


Cumartesi

bir ah daha.

photo: erika kuhn


Yıllardır ilk kez ağladım.
Herkesin savaşta ölmüş olduğunu hayal ettim. İnsanları özledim.
Bir insanım olsun istedim. İnsansızım dedim defalarca. 



Az önce Mart ayında gerçekleşecek olan Zeytinburnu Öykü Festivali' nin  tanıtım videosunu izledim. Çok başarılı bir tanıtım videosu olmuş. Yukarıdaki cümlelere denk gelince içimi tarifsiz bir duygu kapladı. Defalarca dinledim. Gözlerim doldu. Merak ettim, arattım. Yıldız Ramazanoğlu' nun Derin Siyah isimli kitabından bir öykünün cümleleriymiş.

Çarşamba

" ne mutlu yaşamlarını kimseye emanet etmeyenlere. "





Yol kenarına atılmış çocukluğumun cesedine ağlarken hissettiklerim.

huzursuzluğun kitabı




Çiçeklerle çevrili, karanlık bir göl gibi güneşin altına uzansam, altın rengine boyansam. Gölgelerin içindeyken bireyciliğin yaşamdan hiç ama hiçbir şey beklememek anlamına gelen soyluluğuna erişsem. Dünyalar dönüp dururken çiçeklerden bir toz bulutu gibi olsam, bilinmedik bir rüzgarın gün biterken havalandırdığı, alacakaranlığın uyuşukluğunun rastgele yere bıraktığı, daha geniş şekillerin içinde seçilmez olan bir bulut. 
Ve bunu sevilmeden ve üzülmeden ama güneşin parlaklığından, yıldızların uzaklığından çıkardığım kesin bir bilgiyle yapsam.
Bunların dışında hiçbir şey olmasam, hiçbir şey istemesem... Karnı aç dilencinin ezgisi, kör insanın şarkısı, bilinmeyen bir gezginin bıraktığı bir nesne, çölde yüksüz ve amaçsız yürüyen birkaç devenin bıraktığı izler...

*

Güneş zihinde batar.

*

Ölürcesine okuyorum. Ve klasiklerin, sakinlerin, acı çekseler bile bunu asla söylemeyenlerin, bana kendimi kutsal bir yolcu gibi hissettirenlerin dünyasında ---

*

Ben, genellikle kendi derinliklerimde bile henüz tasarlanmamış eylemlerin, dudaklarımı uzatırken aklıma bile getirmediğim sözcüklerin, tamamına erdirmeyi umursamadığım hayallerin kuyusuyum.



Cumartesi



tavan arasına kaçan çocuk
erik ağacından görünen göğü düşünür
akşamın acısı içine çökünce
uyur

benim küçük bir kedim vardı
ahmak bir ayak ezdi
benim en güzel çocukluğumu
ahmak bir ayak ezdi

ağaçların arasında unutulan çocuk
yapraklarda güneşi görür
ve hareli denizlerde
gezdiği günü düşünür

küçük kedim bana sürün
kediler ağlamaz
çöp tenekelerinde ölür

sıska kediler
damlardan çok mezbelelerde görünür

küçük kedim
molozlu sokakların ağır uykusundan gerin
bilirim ki sen
bu çöplükten değilsin
benim gibi garipsin
ikimizin de unuttuğumuz
kuşları bol
ağaçları bol bahçelerdensin
koca duvarlı sokaklarda sıkılmışsın
ve canından bıkmışsın



Perşembe


Tepelere doğru. Tek başıma.
Korkuyu unutmuş. Yol sizi nereye götürürse. Yolu kaybettim diyordum, karanlık garip bir haz duyuyordum. Yolumu kaybetmeye ihtiyacım vardı. Evet, dağılıp gitmeliydim. Nereye?
Temmuzda ay ışığı solgun aydınlığı ile yol gösterdi, beni mezarlığa götürdü. Tepelerde. Mutluydum.
Dört bir yanımda serviler, alçak gönüllü mezar taşları; hayat gelip geçer, ölüm kalıcıdır, böyle mi yazıyordu, ay ışığında pek seçemedim. Uydurmuş olabilirim. Oysa hayat sahiden gelip geçiyor. Ötelerde ışıklar belirdi.
 Göz kırpıyorlar. Birden, mezarlığın ortasında, o yasemen ağaççığı, silme çiçekli. Elbette çocukluğum. Anneannem için dua ettim; bir yaz gecesi, yasemenleri açmadı diye üzülmüştü. O zaman tutturmuş olmalıyım: Handan Sarp dün gece intihar etti.




" blue is the color on the shirt of the man I love  he's hard at work hard to the touch ... my heart is soft my pa...