Cumartesi

bir ah daha.

photo: erika kuhn


Yıllardır ilk kez ağladım.
Herkesin savaşta ölmüş olduğunu hayal ettim. İnsanları özledim.
Bir insanım olsun istedim. İnsansızım dedim defalarca. 



Az önce Mart ayında gerçekleşecek olan Zeytinburnu Öykü Festivali' nin  tanıtım videosunu izledim. Çok başarılı bir tanıtım videosu olmuş. Yukarıdaki cümlelere denk gelince içimi tarifsiz bir duygu kapladı. Defalarca dinledim. Gözlerim doldu. Merak ettim, arattım. Yıldız Ramazanoğlu' nun Derin Siyah isimli kitabından bir öykünün cümleleriymiş.

Çarşamba

" ne mutlu yaşamlarını kimseye emanet etmeyenlere. "





Yol kenarına atılmış çocukluğumun cesedine ağlarken hissettiklerim.

huzursuzluğun kitabı




Çiçeklerle çevrili, karanlık bir göl gibi güneşin altına uzansam, altın rengine boyansam. Gölgelerin içindeyken bireyciliğin yaşamdan hiç ama hiçbir şey beklememek anlamına gelen soyluluğuna erişsem. Dünyalar dönüp dururken çiçeklerden bir toz bulutu gibi olsam, bilinmedik bir rüzgarın gün biterken havalandırdığı, alacakaranlığın uyuşukluğunun rastgele yere bıraktığı, daha geniş şekillerin içinde seçilmez olan bir bulut. 
Ve bunu sevilmeden ve üzülmeden ama güneşin parlaklığından, yıldızların uzaklığından çıkardığım kesin bir bilgiyle yapsam.
Bunların dışında hiçbir şey olmasam, hiçbir şey istemesem... Karnı aç dilencinin ezgisi, kör insanın şarkısı, bilinmeyen bir gezginin bıraktığı bir nesne, çölde yüksüz ve amaçsız yürüyen birkaç devenin bıraktığı izler...

*

Güneş zihinde batar.

*

Ölürcesine okuyorum. Ve klasiklerin, sakinlerin, acı çekseler bile bunu asla söylemeyenlerin, bana kendimi kutsal bir yolcu gibi hissettirenlerin dünyasında ---

*

Ben, genellikle kendi derinliklerimde bile henüz tasarlanmamış eylemlerin, dudaklarımı uzatırken aklıma bile getirmediğim sözcüklerin, tamamına erdirmeyi umursamadığım hayallerin kuyusuyum.



Cumartesi



tavan arasına kaçan çocuk
erik ağacından görünen göğü düşünür
akşamın acısı içine çökünce
uyur

benim küçük bir kedim vardı
ahmak bir ayak ezdi
benim en güzel çocukluğumu
ahmak bir ayak ezdi

ağaçların arasında unutulan çocuk
yapraklarda güneşi görür
ve hareli denizlerde
gezdiği günü düşünür

küçük kedim bana sürün
kediler ağlamaz
çöp tenekelerinde ölür

sıska kediler
damlardan çok mezbelelerde görünür

küçük kedim
molozlu sokakların ağır uykusundan gerin
bilirim ki sen
bu çöplükten değilsin
benim gibi garipsin
ikimizin de unuttuğumuz
kuşları bol
ağaçları bol bahçelerdensin
koca duvarlı sokaklarda sıkılmışsın
ve canından bıkmışsın



Perşembe


Tepelere doğru. Tek başıma.
Korkuyu unutmuş. Yol sizi nereye götürürse. Yolu kaybettim diyordum, karanlık garip bir haz duyuyordum. Yolumu kaybetmeye ihtiyacım vardı. Evet, dağılıp gitmeliydim. Nereye?
Temmuzda ay ışığı solgun aydınlığı ile yol gösterdi, beni mezarlığa götürdü. Tepelerde. Mutluydum.
Dört bir yanımda serviler, alçak gönüllü mezar taşları; hayat gelip geçer, ölüm kalıcıdır, böyle mi yazıyordu, ay ışığında pek seçemedim. Uydurmuş olabilirim. Oysa hayat sahiden gelip geçiyor. Ötelerde ışıklar belirdi.
 Göz kırpıyorlar. Birden, mezarlığın ortasında, o yasemen ağaççığı, silme çiçekli. Elbette çocukluğum. Anneannem için dua ettim; bir yaz gecesi, yasemenleri açmadı diye üzülmüştü. O zaman tutturmuş olmalıyım: Handan Sarp dün gece intihar etti.




" blue is the color on the shirt of the man I love  he's hard at work hard to the touch ... my heart is soft my pa...